
Bir zamanlar ortalama bir insanın hayatına gerçek anlam veren pek çok şey, bugün alay ve küçümseme ile karşılanıyor.
Samimi olmak “cringe”,bir değere sadık kalmak eski kafalı, bir ilişki için emek harcamak ise hiç “cool” değil. Birine iyilik yapmak saflık; bir şeye gerçekten inanmak, neredeyse utanç verici bir cesaret. Örnekler uzar gider…
Bu fikirler artık neredeyse tartışma konusu bile değil; sessizce kabul edilmiş bir toplumsal mutabakat gibi gündelik dilimize ve ruh halimize yerleşmiş durumda.
Taşlaşarak Korunmak
İnsan bu alaycı bakış açısını yeterince uzun süre soluduğunda, bir noktadan sonra her şey “koca bir saçmalık” gibi görünmeye başlıyor.
Hayatın bütün büyük başlıklarını daha en başından değersizleştiriyoruz.
Kırılganlığımızı hatırlatabilecek her ihtimali, daha doğmadan alaya alarak etkisizleştiriyoruz.
Bir şeye bağlanmadan önce onu küçümsemek, emek vermeden önce anlamsız ilan etmek, kaybetmeden önce “zaten saçmaydı” demek, farkında olmadan geliştirdiğimiz en yaygın savunma biçimi haline geldi.
Çünkü böyle yaptığımızda risk almıyoruz; kırılmadan önce kendimizi taşlaştırıyoruz.
Oysa bu taşlaşmanın bedeli sandığımızdan çok daha ağır.
Çünkü insanın hayatını anlamlı kılan şeyler, tam da bu küçümsediğimiz alanlarda sessizce filizleniyor: bir işe sabırla tutunurken, bir başkasına emek verirken, karşılık beklemeden bir uğraşa bağlanırken, bir düşünceyi içinden geldiği gibi söyleme cesareti gösterirken.
Biz ise bu ihtimallerin çoğunu daha doğmadan, gülüp geçerek, hafife alarak kaybediyoruz.
Bu kayıp ilk başta fark edilmez. Kendimize “sadece gerçekçiyim” deriz; oysa yaptığımız şey gerçekçilik değil, beklentisizlik limanına sığınmaktır.
Beklentisi olmayan insan hayal kırıklığı yaşamaz, doğru; ama aynı zamanda umut da edemez. Umut etmeyen insanın ise gelecekle kurduğu bağ yavaş yavaş çözülür.
Çağın Hastalığı: Hissizlik
Bu noktada hayat tuhaf bir şekilde ağırlaşır. İnsan sürekli yorgundur ama neye yorulduğunu bilemez.
Eksik olan somut bir nesne değil; bir yön, bir anlam, bir iç çekimdir.
İşte o zaman çağımızın en yaygın ruh hali belirir: Hissizlik.
Ne büyük acılar ne de büyük sevinçler; her şey orta karar, silik ve bulanık.
Bu hissizlik yüzeyde güvenli hissettirir; kalp sesini kısmayı bir tür “olgunluk” sanırız. Fakat bu kaçışın bedeli, varoluşun dokusunun incelmesidir.
Günler akar ama içlerinde yer edecek anılar birikmez. Dışarıdan her şey yerli yerinde görünse de, iç dünyada sürekli bir tatminsizlik dolaşır. Kaybolan şey tek tek olaylar değil, hayatın kendisiyle kurulan bağdır.
Umursamayı Yeniden Hatırlamak
Anlam dediğimiz şey, hiçbir zaman bize hazır sunulmadı, sunulmayacak. Onu kendi emeğimizle dokumamız gerekir.
Bu da büyük eylemlerle değil; küçük, sıradan ve sahici seçimlerle başlar.
Belki de mesele, çağımızın bize fısıldadığı gibi “daha az umursamak” değil; aksine yeniden umursamayı öğrenmektir.
Bütün riskleriyle birlikte yeniden bağlanmak, yeniden inanmaktır.
Hayat uzaktan bakıldığında saçma ve düzensiz görünebilir; ancak içine girildiğinde, emek verildiğinde ve dokunulduğunda bir derinlik kazanır.
Anlam dediğimiz şey, tam olarak o kırılgan ama sahici temasın içinde, bütün savunmalarımızı bırakabildiğimiz yerde bizi bekliyor.

Bir yanıt yazın