Kapatmak için ESC tuşuna basın

Susan Sontag: Düşünmenin Ateşiyle Yaşayan Kadın

Susan, 1933’te New York’ta, henüz adına bile sahip olmadığını bilmediği o keskin merak duygusuyla dünyaya geldi. Çocukluğu, savaş sonrası dünyanın gri atmosferinde geçti; fakat onun zihni her zaman renklere, fikirlere, tartışmalara açıktı. Babası küçük yaşta öldüğünde, ölüm gerçeği ilk kez zihninde yankılandı. Belki de bu yüzden ileride yaşam, acı, beden ve ölüm üzerine en keskin cümleleri o kuracaktı.

On üç yaşındayken annesiyle birlikte Los Angeles’a taşındı. Yeni bir şehir, yeni bir okul, ama en çok yeni bir kütüphane. Susan kitaplara sığındı; kütüphane onun için gizli bir evdi. On beşinde üniversiteye kabul edildiğinde kimse şaşırmadı. O zaten zihninin hızına yetişmek için yaşlanıyordu.

Gençliğinde Thomas Mann’ı okurken içinden geçen cümle şuydu:
“Ben de böyle yazmak istiyorum; düşüncenin damarlarını ortaya çıkararak.”

Sontag, Berkeley ve Chicago’da felsefe okudu. Sartre, Camus, Arendt… Onlar onun yalnızlığına yol arkadaşı oldu. Henüz on yedi yaşındayken evlendi. Daha doğrusu, büyümeden yetişkin olması istendi. Ancak evlilik, onun zihninin büyüdüğü hızla genişlemiyordu. Susan, kendini tekrar kitaplara, salon tartışmalarına, film karelerine ve sanatın savunulmamış bölgelerine attı.

1964’te Notes on Camp yayımlandığında, eleştiri dünyası bir anda ona döndü. Sontag sadece yazmıyor, zihnin sınırlarını söküp yeniden kuruyordu. Pop kültürü ciddiye alıyor, fotoğraf üzerine yazarken aslında insanın dünyayı nasıl gördüğünü anlatıyordu.
“Acı Çeken Beden”, “Fotoğraf Üzerine”, “Metafor Olarak Hastalık”…
Her kitap, bir soruyu büyütüyordu.

Suriye’de savaşın ortasında, Vietnam bombardımanında, Saraybosna kuşatması altında… O sadece yazı masasında değil, hayatın en sıcak yerlerinde durdu. Onun için, tanıklık etmeyen zihin, yarım kalmış bir vicdandı.

1990’larda kanserle yüzleşti. Bedeni onu zorlarken bile zihni teslim olmadı. Hastalığı bile bir düşünme alanı olarak inceledi:
“Metaforlar insanı öldürür,” dedi.

Hastalığın kendisinden çok, ona yüklenen anlamın insanı çökerttiğini yazdı.

Ve 2004’te, ardında keskin bir düşünce külliyatı, sert ama samimi makaleler, ateşe tutulmuş cümleler bırakarak hayata veda etti.

Belki de Susan Sontag’ın hayatı tek bir cümleye sığabilir:

O, yaşamı düşünerek tüketmedi; düşünmeyi yaşayarak büyüttü.
Her fikir bir sarsıntı, her kitap bir meydan okuma, her satır bir çağrıydı:
Daha derin bak. Daha çok sor. Anlam yetmez, hisset.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir