Kapatmak için ESC tuşuna basın

Nasıl Daha Canlı Olunur?

Bazen hayatın ortasında kayboluruz. Fark etmeden, yavaş yavaş. Her şey rutine dönüşmüştür. Kahve, ekran, toplantı, ekran, yemek, ekran, uyku. Tekrar.

Bir şeyler eksik gibi hissederiz ama ne olduğunu tam olarak tarif edemeyiz. Yorgunluk mudur? Anlamsızlık mı? Yoksa sadece o gün mü kötüdür?

Hermann Hesse’ye göre eksik olan şey çok daha temel bir şeydir: hayret.

Hayret etmek, bir şeyin karşısında, gerçekten karşısında, durmaktır. Onu sınıflandırmadan, adını koyduktan sonra geçip gitmeden, “güzelmiş” deyip telefona dönmeden. Bir an için o şeyin varlığına teslim olmaktır.

Hesse bunu kendi hayatından tarif eder: bir yosun parçasına bakarken, kristal damarlarıyla bir taşa, dalgalarının iç çekişiyle bir denize, ya da kanat desenlerinin sonsuz geçişleriyle bir kelebeğe bakarken hissettiği o şey.

O anlarda ne edinmek ister, ne sınıflandırır, ne bir sonraki adımı düşünür. Yalnızca bakar. Ve tam da o bakışta, der Hesse, “insan ihtiyaçlarının açgözlü ve kör dünyasını unutma imkânı” doğar.

Walt Whitman “bir çimen yaprağı, yıldızların işçiliğinden daha az değildir” derken bunu söylüyordu. Goethe “Ben buradayım, hayret edebilmek için” diye yazarken bunu söylüyordu. Rachel Carson, bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en büyük armağanın “hayat boyu tükenmez bir hayret duygusu” olduğunu savunurken de bunu söylüyordu.

Ama biz büyüdükçe bu duyguyu kaybediyoruz. Ve Hesse’ye göre bu tesadüf değil.

“Üniversitelerimiz” der Hesse, “hayret duygusunu öğretmek yerine onun tam tersini öğretiyor; büyülenme yerine ayıklığı, bütüne duyulan yakınlık yerine parçalara katı bir tutunmayı.”

Saymayı öğrettiler bize, ölçmeyi, verimli olmayı. Hayretin ölçülemeyen, sınavda sorulamayan, bir tabloya giremeyen o halinden ise hiç bahsetmediler.

Ve modern hayat bunu git gide daha çok derinleştirdi. Her şey hızlı tüketilmek için tasarlanmış durumda – kısa, kolay sindirilebilir, bir sonrakine geçilmek için var. Hayret ise tam tersini ister: yavaşlamayı, bir şeyin karşısında başka hiçbir amacı olmadan durmayı.

Çocukken bir karıncanın taşıdığı ekmek kırıntısı, sabah güneşinin duvardan yansıması, yağmurun kaldırıma çarpma sesi… bunların hepsi durup bakmamızı hak eden şeylerdi. Hayrete uyanık doğuyoruz. Sonradan bir şekilde bunların dikkate alınmaya değmediğini öğreniyoruz.

Hesse’nin önerdiği şey, o çocuğa geri dönmektir. Ama bu, naif bir nostalji değildir, bilinçli bir eylemdir. Bir şeyin karşısında durmayı seçmektir. Onu hemen tüketmemektir. Bakmak, gerçekten bakmak ve o an için başka bir yerde olmak zorunda olmadığımızı hatırlamaktır.

Hayretin bizi hem diğer insanlarla hem de gördüğümüz şeylerle — kelebeklerle, nehirlerle, bulutlarla, dağlarla kardeş kıldığını söyler Hesse. Çünkü o anda ayrılık dünyasından çıkar, birlik dünyasına gireriz.

Daha canlı olmak, belki de daha fazla şey yapmakla değil, daha az şeyle, ama gerçekten, tam olarak karşılaşmakla ilgilidir.

Gelin bugün bir yerde duralım. Bir şeye bakalım. Adını bilsek bile, onu ilk kez görüyormuşuz gibi bakalım.

Kendimize hayret etme izni verelim.

Kaynak: Butterflies: Reflections, Tales, and Verse / Hermann Hesse. Kitabın henüz Türkçe çevirisi bulunmuyor; aynı editör tarafından derlenen ve benzer bir ruhla yazılmış Ağaçlar ise Türkçede mevcut.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir