
Marcel Proust’un hikayesi, 1871 yılında Paris’in dışındaki Auteuil semtinde, bilim ve sanatın kesiştiği bir evde başladı. Babası Adrien, tıp dünyasının saygın bir ismi ve toplum sağlığının koruyucusuyken, annesi Jeanne zihinsel dünyasını besleyen, ona edebiyat ve duyarlılık aşılayan en yakın sırdaşıydı.
Proust’un yaşamı boyunca peşini bırakmayacak olan o meşhur kırılganlığı ve şiddetli astımı, onu daha çocukken dış dünyadan koparıp kendi içine, gözlemlerin ve anıların güvenli limanına itti.
Gençlik yıllarında Paris’in parıltılı salonlarında boy gösterirken, çoğu kişi onu sadece şık bir züppe sanıyordu. Aristokrat çevrelerde dolaşıyor, ince sohbetlerin ve görünmez hiyerarşilerin içinde kayboluyordu. Ancak Proust orada bir eğlence aramıyordu; o aslında sessiz bir casustu.
O parıltılı hayat, ileride inşa edeceği devasa yapıtın hammaddesini topladığı bir laboratuvardı. İnsanların kibrini, aşkın kıskançlıkla nasıl zehirlendiğini ve toplumsal maskelerin ardındaki o çıplak çaresizliği not ediyordu.
1905’te annesinin ölümüyle dünyası başına yıkıldı. Bu kayıp onu derin bir yasa sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda dış dünyaya kapılarını tamamen kapatmasına neden oldu. Paris’teki dairesinde, dışarının gürültüsünü ve polenlerini engellemek için duvarlarını mantarla kaplattığı o meşhur odaya çekildi.
Artık vaktinin daraldığını hissediyordu. Geceleri mum ışığında yazıyor, gündüzleri uyuyor ve sanki zamanı dondurmaya çalışıyordu. Bu inziva, modern edebiyatın en büyük anıtlarından biri olan “Kayıp Zamanın İzinde”nin doğum sancısıydı.
Yedi ciltten oluşan bu dev eser, 1913’te ilk kez okurla buluştuğunda yayınevleri tarafından başlangıçta anlaşılamadı ve reddedildi. Proust, “Swann’ların Tarafı”nı kendi imkanlarıyla bastırmak zorunda kaldı. Ancak zaman geçtikçe, o meşhur madeleine kurabiyesinin çaya batırılmasıyla tetiklenen istemsiz hafıza sahnesi gibi anlar, okurların kalbinde yer etti.
Proust bize zamanın sadece saatlerin tıkırtısından ibaret olmadığını; asıl zamanın duygularımızda, kokularda ve hatırladığımız anlarda gizli olduğunu gösterdi. Onun için bir anı, sadece geçmişte kalan bir şey değil, şimdi de yaşayan bir gerçeklikti.
1919’da “Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde” ile Goncourt Ödülü’nü kazanarak geç de olsa hak ettiği tanınmaya ulaştı.
18 Kasım 1922’de, henüz 51 yaşında zatürreden hayata gözlerini yumduğunda, romanının son ciltleri henüz yayımlanmamıştı. Proust, ömrünün son saniyesine kadar yazdığı bu eserle bize şunu fısıldadı: Hayat sadece yaşanırken değil, ancak hatırlandığında ve üzerine düşünüldüğünde gerçek bir anlam kazanır.
Onu okumak, bir yazarın anılarını takip etmekten ziyade, kendi hayatımızın o kaybolduğunu sandığımız değerli parçalarını bulma yolculuğudur.

Bir yanıt yazın