Kapatmak için ESC tuşuna basın

Kelimelerin İçinde Doğan Adam: Rainer Maria Rilke

Prag. 1875’in sert bir Aralık günü.
Kentin üstüne gri bir sis çökmüş, Vltava Nehri kıyısındaki evler sanki bir masalın uykusuna dalmış gibi. O evlerden birinde, bir çocuk doğar: René Maria Rilke. Yıllar sonra “Rainer” adını alacak; ama şimdilik o, annesinin kayıp kızının yerine koyduğu bir çocuktur.

Annesi Phia, zarif, melankolik bir kadındır. Küçük Rilke’yi beyaz dantellerle giydirir, saçlarını tarayıp kurdeleyle bağlar. Kadının kalbinde ölen bir çocuk, doğan bir eksiklik vardır. O eksikliğin merkezinde Rilke büyür. Babası ise bambaşka bir dünyadandır: asker kökenli, düzen seven, duygusuz bir adam. Oğlunu sertleştirmeye çalışır, onu bir asker okuluna yollar.

O okulda sabahları demir düdükler çalar, yorganlar çizgi gibi katlanır, duygular yasaktır. Rilke defterinin arkasına gizlice şiirler yazar. Yazmak onun için bir nefes aralığıdır; kendini özgür hissettiği tek yer kelimenin içidir. Belki o günlerde karar verir: hayatta kalmak için yazacak, yoksa yok olacak.

Okuldan ayrıldığında on beşindedir. Prag sokakları, taş kaldırımlarda yankılanan adımlar kadar soğuktur ama o, içinden kabaran sözcüklere sığınır. Üniversiteye gider, sanat, tarih, edebiyat okur; ama hiçbir yer tam olarak ona ait değildir. Zaten hiçbir zaman olmayacaktır.

Yirmili yaşlarının başında kaderini değiştiren biriyle tanışır: Lou Andreas-Salomé. Kendisinden yaşça büyük, zeki, korkusuz bir kadın.
Lou ona hem sevgiyi hem kaybı öğretir.
Onun yanında, kendini ilk kez “Rainer” diye çağırır. “René” çocuktu; ağlayan, sığınan. “Rainer” yazandır; düşünen, susan, duran.

Lou’nun rehberliğiyle dünyayı görmeye çıkar. Rus steplerinde Tolstoy’u ziyaret eder, dualar eden köylü kadınların ellerine bakar, o ellerde Tanrı’yı arar. Sonra Paris’e gider. Paris, kendi yalnızlığını yankılayan bir şehir gibidir: gürültülü, yabancı, merhametsiz. Geceleri sokak lambalarının altında notlar alır, gündüzleri Rodin’in yanında çalışır. Heykeltraş ustasından bir şeyi öğrenir: biçim sabır ister.
Rodin’in çekiç darbeleriyle taş şekillenirken, Rilke’nin kelimeleri de aynı sabırla dizelerde biçim kazanır.
Ama her yaratım, biraz yalnızlık ister. Rilke bunu herkesten önce anlar.

Paris’te yazdığı Malte Laurids Brigge’nin Notları sadece bir roman değildir aslında; şehirde kendini kaybeden insanın hatıratıdır. “Ben kimim?” diye sormaz Rilke, çünkü cevabı yoktur. Bunun yerine, yalnızlığın kendisini dinlemeye koyulur.

Yıllar sonra bir kasvetli şatoda, Adriyatik kıyısındaki Duino’da rüzgârın içinden bir ses duyar gibi olur. “Kim, ben ağlasam, melekler arasından duyardı beni?”
İşte o an Duino Ağıtları başlar.
Bazen günlerce tek kelime yazmaz.
Sonra bir sabah uyanır ve kelimeler coşarak kâğıda dökülür. Hayatı boyunca aradığı anlam o şiirlerde yankılanır.
Ölüm, yaşamın karşıtı değildir artık; onun içindedir.
Tanrı, göklerde değil; insanın içindedir.
Ve bir şiir, dua etmeyen bir dua gibidir. 

Rilke, var oldukça hep uzak durdu hayattan. Ne kadar sevilirse sevilsin, kimseye tam yaklaşamadı. Çünkü o, yaklaşınca yazamazdı. Yalnızlık onun için neredeyse bir görevdi. Yazmak için yalnız olmak gerekiyordu; yoksa kelimeler dağılırdı.

Yıllar geçti. Savaşlar başladı, şehirler yandı, ama o hep kendi iç sesinin peşindeydi. İsviçre’ye taşındı. Gölde yankılanan çan sesleri, sabah sisinde beliren dağlar, karla kaplı yollar… bunlar onun son sığınağı oldu.
Hastalığı — lösemi — yavaş yavaş bedenine yerleşti ama o bunu “ölüm” olarak görmedi.
Dostlarına yazdığı bir mektupta şöyle dedi:
“Ölüm, yaşamın içinden doğar; tıpkı bir meyvenin çekirdeği gibi, içimizde taşırız onu.”

1926 kışında öldü. 51 yaşındaydı.
Mezar taşında yalnızca kendi seçtiği üç dizelik yazı durdu:

“Gül, ey saf çelişki,
kimselerin uykusu olmama zevki
onca gözkapağı ardında.”

Kimsenin uykusu olmamak… kimsenin rüyasına ait olmamak… ama yine de güzelliğin içinde kalmak.
Rilke’nin bütün hayatı bu dengenin etrafında dönüp durdu: güzelliğin içinde acı, acının içinde sakinlik.

Şimdi onun satırlarını okuyan herkes, bir yerinde durup nefes alır. O nefesin içinde biraz korku, biraz huzur, biraz da Rilke vardır. Çünkü o, söze sığınan tekinsiz bir ruhtu ama kelimeleri öyle yazdı ki, insan bugün bile onun sessizliğinde kendini duyuyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir