Kapatmak için ESC tuşuna basın

Bir Mozaik Olarak İnsan: Karşılaşmaların Kurduğu Kimlik

Bir kafede oturup kahvenizi nasıl yudumladığınıza hiç dikkat ettiniz mi? Ya da bir tartışma anında neden hep aynı savunma cümlelerine sığındığınıza? Çoğu zaman bu küçük alışkanlıkların bize özel, tamamen “kendi icadımız” olduğunu düşünürüz. Oysa biraz yakından bakınca, sesimizdeki o vurgunun eski bir sevgiliden, nezaketimizin bir ilkokul öğretmeninden ya da titizliğimizin telaşlı bir ebeveynden miras kaldığını fark ederiz.

Yani sandığımız kadar “tek parça” değiliz. Daha çok, yıllar boyunca temas ettiğimiz insanlardan oluşan bir mozaiğiz.

Bugünün dünyası, kimliği çoğu zaman özgünlük üzerinden tarif eder. “Kendin ol” denir; sanki kendilik, dış etkilerden arınmış, saf ve yekpare bir özmüş gibi.

Oysa insan, ilişkisel bir varlıktır. Benliğimiz, başkalarıyla kurduğumuz temasın içinden doğar. George Herbert Mead’in işaret ettiği gibi, “ben”, her zaman bir “öteki”nin bakışıyla şekillenir. Ailemiz, kardeşlerimiz, ilk aşkımız, bir öğretmenimiz, hatta bir günlüğüne karşılaştığımız bir yabancı… Hepsi benliğin inşasında iz bırakır. 

Borges’in ‘Öteki Soruşturmalar’da söylediği gibi: ”Aslında ben diye bir şeyin var olduğundan emin değilim. Ben, okuduğum tüm yazarların, tanıdığım tüm insanların, sevdiğim tüm kadınların ve gezdiğim tüm şehirlerin toplamıyım.”

Bazı izleri fark ederek alırız. Bir öğretmenin kitaplara yaklaşımıyla okumanın değerini öğreniriz. Bir annenin öğrettiği nezaketle dünyaya daha yumuşak bakarız. Bir kardeşin cesareti, karar anlarında içimizden konuşur. Bazı izler ise fark edilmeden yerleşir. Bir zamanlar duyduğumuz bir eleştiri, özgüvenimizin içine yerleşir. Bir ilişkide öğrendiğimiz temkin, sonraki bağlarımızın tonunu belirler. Böylece mozaik yalnızca güzelliklerden değil; kırıklardan, çekincelerden ve savunmalardan da oluşur.

Kimlik, bu anlamda sabit bir öz değil; sürekli düzenlenen bir kompozisyondur.

Hafıza, burada merkezi bir rol oynar. Hatırladıklarımızla kendimizi yeniden kurarız. Anılar yalnızca geçmişi taşımaz; bugünkü tepkilerimizin, tercihlerimizin ve korkularımızın da zeminini oluşturur. Bu yüzden bir şarkıyı tekrar tekrar dinlemek, yalnızca müzikal bir tercih değildir; geçmişteki bir hissi yeniden çağırma arzusudur. Bir kahveyi belli bir şekilde istemek, yalnızca damak zevki değil; aidiyetin küçük bir ritüelidir.

Olgunlaşmak, belki de bu mozaiğin başına geçip taşları tek tek inceleme cesaretidir. “Bu korku gerçekten bana mı ait, yoksa babamın bir endişesi mi?” ya da “Bu sert yargı benim fikrim mi, yoksa toplumun bir fısıltısı mı?” diye sormaya başladığımızda özgürleşiriz.

Her mirası korumak zorunda değiliz. Bize artık hizmet etmeyen, ruhumuzu daraltan eski taşları çıkarıp yerine daha taze, daha şefkatli parçalar koyabiliriz.

Öte yandan bu hikâyenin daha görünmez bir tarafı da var: Biz de başkalarının mozaiğinde bir parçayız.

Birine bir alışkanlık bırakmış olabiliriz. Belki bir duruş, bir itiraz, küçük bir cesaret…

İnsan ilişkilerinin asıl gücü tam da burada saklıdır. Çoğu zaman neyin iz bıraktığını bilmeyiz. Kimliğimiz yalnızca aldıklarımızdan değil, başkalarının içinde yaşamaya devam eden hâlimizden de örülür.

Tamamen özgün değiliz; ama bütünüyle bir taklit de değiliz.

Başkalarından aldığımız malzemelerle kendi sesini arayan anlatıcılarız. Mesele, “saf” bir kendilik bulmak değil; bu renkli ve karmaşık mozaiği fark ederek, nezaketle ve merakla düzenlemeye devam edebilmek. Ve aynı zamanda, başkalarının mozaiğinde nasıl bir iz bıraktığımızı düşünerek yaşamak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir