
Yaşamla arasına aşılmaz mesafeler koyan, olup biteni sadece güvenli bir seyir terasından izleyen ve her türlü içten çabayı bir bıyık altı gülüşle karşılayan o soğuk tavır, günümüzün en yaygın maskelerinden biri haline geldi.
Theodore Roosevelt, bu mesafeli duruşun ardındaki asıl tehlikeye ve sinizmin o ucuz cazibesine karşı bizi şöyle uyarmıştı:
“Hayatla yüzleşmenin en kötü yolu ona alaycı bir küçümsemeyle yaklaşmaktır. Sinizmle bir tür çarpık gurur duyan birçok insan vardır; kendilerinin denemeye bile cesaret edemedikleri şeyleri başkalarının nasıl yaptığına dair eleştirilerle yetinen birçok insan vardır.
Başarıda ya da başarısız olsa bile ikinci bir başarıya yol açan o soylu çabada bulunan büyüklük ve yüceliğe karşı küçümseyici bir inançsızlık tavrını gerçekten benimseyen ya da benimsemiş gibi yapan kişiden daha sağlıksız, daha az saygıya layık bir insan yoktur. Sinik bir düşünme ve konuşma alışkanlığı, eleştirmenin kendisinin asla yapmayı denemediği işleri eleştirmeye hazır oluşu, hayatın gerçekleriyle temas etmeyi reddeden entelektüel bir mesafe – bunların hepsi sahibinin sandığı gibi bir üstünlük değil, bir zayıflık işaretidir.
Bunlar, yaşam mücadelesinin sert ve acılı savaşında kendi paylarını taşımaya uygun olmayan insanların işaretidir.
Başkalarının başarılarını küçümseme alışkanlığı içinde, kendi zayıflıklarını hem başkalarından hem kendilerinden saklamaya çalışan insanların işaretidir. Bu rol kolaydır, bundan daha kolay yoktur.”
Roosevelt’in bu gözlemini yalnızca bireysel bir karakter kusuru olarak değil, genişleyen bir kültürel eğilim olarak okumalıyız.
Sinizm giderek bir dil, hatta bir refleks haline gelir. İnsanlar bir şeye gerçekten inanmanın, bir şeye gerçekten emek vermenin getirdiği kırılganlıktan kaçmak için alaycı bir mesafeye sığınırlar. İnşa etmenin zahmetinden, başarısız olma ihtimalinden ve hayal kırıklığından korunmanın en kolay yolu budur.
Ancak bu kolaylığın bedeli ağırdır. Alaycılık toplumsal dile yerleştikçe, yaratma cesareti zayıflar. İnsanlar özgün bir fikir ortaya koymaktan, kendilerini ciddiye almaktan çekinir hale gelirler. Eleştirinin yerini küçümseme, merakın yerini kuşku, özgünlüğün yerini ise güvenli tekrarlar alır. Böyle bir atmosferde zekanın, korkunun hizmetine girmesi kaçınılmazdır. Bu noktada zeka, bir şeyler inşa etmekten çok inşa edilenleri yıkmak için bir silah olarak kullanılmaya başlanır.
Oysa tarih, hiçbir gerçek ilerlemenin seyirciler tarafından gerçekleştirilmediğini bize defalarca kanıtlamıştır. Yeni düşünceler, sarsıcı sanat biçimleri ve toplumsal atılımlar; her zaman o tozlu “arenaya inmeyi” göze alanlardan doğar. Hata yapan, eleştirilen, kimi zaman sendelese de denemekten vazgeçmeyenlerin elinden çıkar.
Bertrand Russell’ın da ifade ettiği gibi: “Yapmak ve yıkmak, güç arzusunu aynı biçimde tatmin eder; fakat yapmak daha zordur ve bu nedenle çok daha büyük, çok daha kalıcı bir doyum sağlar.”
Belki de bugün hatırlamamız gereken asıl gerçek budur: Bir toplumun ve bir insanın gerçek gücü, ne kadar zekice ve keskin bir dille eleştirebildiğinde değil; ne kadar cesurca ve sabırla yaratabildiğinde gizlidir. Eleştirmek bir saniyelik bir reflekstir, ancak yaratmak bir ömre yayılan o soylu inşanın ta kendisidir.

Bir yanıt yazın