
Bazen hayatın akışı tuhaf bir şekilde donmuş gibi görünür. Günler birbirine benzer, alışkanlıklar görünmez bir ağ gibi etrafımızı sarar ve dünyadaki düzen sanki hep böyleymiş ve hep böyle kalacakmış gibi hissedilir. Kurumlar, gelenekler, toplumsal roller ve kişisel hikâyelerimiz… Bunların hepsi birlikte dünyayı büyük ölçüde tamamlanmış, bitmiş bir yer gibi gösterir.
Felsefe de çoğu zaman bu donmuşluk duygusunu pekiştirmiştir. İnsan hayatı sıklıkla sonluluk üzerinden düşünülür. Filozoflar yüzyıllar boyunca ölüm üzerine yazdılar; dinler ölümden sonra ne olacağını tartıştı; edebiyat hayatın kırılganlığını hatırlatan hikâyeler anlattı. Batı düşüncesinin en tanıdık öğütlerinden biri olan memento mori (öleceğini hatırla), bu bakışın özlü bir ifadesidir. Bizler bu gelenek içinde çoğu zaman “ölümlü varlıklar” olarak tanımlanırız: Sınırlı bir zaman diliminde yaşayan, kaçınılmaz sona doğru ilerleyen canlılar.
Fakat 20. yüzyılın en sarsıcı düşünürlerinden Hannah Arendt, bu anlatının eksik olduğunu hatırlatır. Ona göre bizi yalnızca ölüm üzerinden tanımlamak, insan deneyiminin en temel mucizesini gözden kaçırmaktır. Bizler yalnızca sonu olan varlıklar değiliz; bizler aynı zamanda başlangıç yapabilen varlıklarız. Arendt bu fikri “doğumsallık” (natality) kavramıyla ifade eder.
Bir Doğum Yalnızca Bir Hayat Değildir
Arendt’in düşüncesinde doğum, biyolojik bir olaydan çok daha fazlasıdır. Her yeni insan, dünyaya henüz gerçekleşmemiş eylemlerin, düşüncelerin ve olasılıkların taşıyıcısı olarak gelir. Bu nedenle doğum, dünyada yeni bir başlangıç imkânının ortaya çıkmasıdır.
Arendt bu düşüncenin köklerini Augustinus’ta bulur. Augustinus’un De Civitate Dei (Tanrı Devleti) adlı eserinde yer alan şu ifade Arendt’in kavramlaştırmasının temelini oluşturur:
“Initium ut esset, creatus est homo.”
(Başlangıçlar var olsun diye insan yaratılmıştır.)
İnsanları yalnızca “ölümlüler” olarak tanımlamak yerine onları “doğmuş olanlar” olarak düşünmeye başladığımızda, felsefi bir dönüşüm yaşarız. Eğer kendimizi ölümün gölgesinde görürsek, hayat bir geri sayıma dönüşür. Ama kendimizi başlangıç yapabilen varlıklar olarak görürsek, hayat bir olasılıklar alanı haline gelir.
Nietzsche ve Tarihin Ağırlığı
Arendt’in doğumsallık kavramı, modern düşüncede sıkça karşılaşılan tarihsel determinizm anlayışına karşı güçlü bir eleştiri içerir. Bu noktada Friedrich Nietzsche’nin Untimely Meditations adlı eserinde geliştirdiği “tarihin ağırlığı” fikri önemli bir karşılaştırma noktası sunar. Nietzsche modern insanın geçmişe aşırı derecede odaklanmasının onu erken yaşlandırdığını savunur.
Arendt ise bu soruna farklı bir çözüm getirir. Geçmişin ağırlığına rağmen dünyaya sürekli yeni insanlar geldiği için tarih hiçbir zaman tamamen kapanmış bir süreç değildir. Her doğum, tarihin yönünü değiştirebilecek yeni bir başlangıç anlamına gelir.
Bu açıdan Arendt’in düşüncesi Nietzsche’nin tarih eleştirisiyle kesişir; ancak Nietzsche’nin zaman zaman dile getirdiği ebedî dönüş (eternal recurrence) fikrinden ayrılır. Arendt’e göre insan dünyasında tekrar değil, yenilik esastır.
Başlangıçların İlişkisel Doğası
Arendt’in düşüncesi daha sonra bazı filozoflar tarafından farklı bir yönde genişletilir. Özellikle Adriana Cavarero ve Luce Irigaray, “doğumsallık” fikrinin çoğu zaman gözden kaçan bir yönüne dikkat çeker.
Hiçbir insan dünyaya kendi kendine gelmez. Hepimiz bir annenin bedeninde büyürüz; birileri tarafından taşınır, korunur ve seviliriz. İnsan hayatı, en başından itibaren ilişkisel bir yapıdadır.
Bu yüzden, yeni bir yön tayin etmek sadece bireysel bir irade meselesi değildir. Bizler, ancak başkalarıyla kurduğumuz o görünmez ilişkiler ağı sayesinde kendimizi gerçekleştirebiliriz. Bir ağacın büyümesi için tohum ne kadar gerekliyse; toprak, su ve ışık da o kadar elzemdir. Yeni başlangıçlarımız, bizi destekleyen, bizi duyan ve eylemlerimize tanıklık eden bir “biz” içinde filizlenir.
Her An Mevcut Olan İhtimal
Günümüzde çoğu zaman tarihsel zorunluluklardan, güçlü toplumsal sistemlerden ya da bireyin etkisizliğinden söz edilir. İnsan kendini büyük yapılar karşısında küçük hissedebilir. Oysa Arendt’in “doğumsallık” kavramı, insana yeni başlangıçlar yaratabilme yetisi taşıyan biri olarak bakmamızı sağlar.
Ailelerimiz, kültürümüz ve tarihimiz bizi biçimlendirir; bu nedenle geçmişin bir ürünü olduğumuz düşünülebilir. Ancak tüm bunlara rağmen, geleceği başlatma kapasitesi de bize aittir. Bu başlangıç kimi zaman büyük bir dönüşüm, kimi zaman da yalnızca yeni bir düşünce, yeni bir bakış açısı veya birlikte alınmış küçük bir karar olabilir.
İnsan kırılabilir, yanılabilir ve defalarca başarısız olabilir; fakat en umut verici yanımız, her defasında yeniden başlayabilme gücüne sahip olmamızdır.
İnsan, yalnızca ölüme doğru ilerleyen bir varlık değil; her an yeniden başlayabilen bir varlıktır.

Bir yanıt yazın