
Thomas Bernhard’ın hayatı, tıpkı kitaplarındaki o bitmek bilmeyen, nefes aldırmayan uzun cümleler gibiydi: huzursuz, öfkeli ve her an bir yerden patlak vermeye hazır. 1931’de Hollanda’nın Heerlen şehrinde, istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya geldi. Babasını hiç tanımadı. Annesi ise ona her baktığında kendi talihsizliğini görüyordu; genç, yalnız, bir hata yapmış bir kadının o tanıdık, acı bakışıyla.
Bu sevgisizlik çemberinde Thomas’ın tek sığınağı, yazar olan dedesi Johannes Freumbichler oldu. Bavyera’nın ücra bir köşesinde, o eski evin küçük odasında saatler geçirdiler birlikte. Freumbichler ona müziği, sanatı, kitapları öğretti; ama en çok şunu öğretti: Güzel olan her şeyin içinde bir çürüme gizlidir ve dürüst bir insan bunu görmezden gelemez. Bernhard, bu dersi hayatı boyunca unutmadı, hatta bir adım ileri götürüp onu edebiyatın merkezine oturttu.
Hastalıkla Gelen Dönüşüm
Gençliğinde müzisyen olmak istiyordu. Ses güzeldi, kulağı keskin. Ama bedeni ona ilk büyük ihanetini erken yaptı: Şiddetli bir akciğer hastalığı vardı. Yıllar boyunca sanatoryumdan sanatoryuma taşındı; öksürük seslerinin, ölüm haberlerinin ve dezenfektan kokusunun hiç çıkmadığı o uzun koridorlarda büyüdü. Tam bu dönemde, aynı hastalıktan dedesi de hayatını kaybetti. Bernhard’ın o yıllarda tuttuğu notlarda tek bir şeyden söz edilir: Yalnızlık. Ve yalnızlığın, insanı nasıl hem kırdığını hem de keskinleştirdiğinden.
O koğuşlarda başladı yazmaya. Kimse için değil, bir yere tutunmak için.
Avusturya ile Bitmeyen Kavga
1963’te ilk romanı ‘Don’ yayımlandığında Bernhard otuz iki yaşındaydı ve Avusturya edebiyat dünyası ne yapacağını bilemedi. Kitap, güzel bir Alp kasabasında geçiyordu; ama o kasabanın altında, güzelliğin hemen altında, çürümüş bir şeyler vardı. Eleştirmenler rahatsız oldu. Okurların bir kısmı kitabı okuyamadı. Bernhard ise bunu mükemmel bir işaret olarak yorumladı.
Avusturya, onun için hem bir bağlılık hem de bitmeyen bir hesaplaşmaydı. Ülkesini terk etmedi; ama ona da hiç rahat vermedi. Romanlarında ve oyunlarında aynı şeyi tekrar tekrar yazdı: geçmişiyle yüzleşmeyen, kendi kirini örtmeye çalışan, sanatı ödüllendirirken düşünceyi daraltan bir toplum.
Yazının Kendisi
Onun romanlarını tanımlamak güçtür. Eski Ustalar‘da bir adam, Viyana Sanat Tarihi Müzesi’ndeki aynı tablonun önünde otuz yıldır her sabah oturmaktadır ve bu tabloya bakarken aslında tüm bir medeniyetin çöküşünü anlatır. Bitik Adam’da ise Glenn Gould’un piyano çalışını duyan iki genç müzisyenin hayatları paramparça olur: Mükemmelliğin yanında vasat olmak, insanı nasıl yok eder? Bu sorularla boğuşan karakterler, Bernhard’ın sayfalarında hiç susmaz. Monologları sayfalar boyunca akar, tekrar eder, derinleşir. Okurken nerede durduğunuzu unutursunuz.
Dilinin o keskin, döngüsel yapısı tesadüf değildi. Bernhard, cümlenin bitmesine izin vermezdi, çünkü gerçek de öyle, bitmez, döner, her seferinde biraz daha acı bir şekilde geri gelir.
Sahnede ve Mezarda Bile Tartışmalı
12 Şubat 1989’da, 58 yaşında son nefesini verdi Bernhard.
Ama son hamlesi ölümünden önce gelmişti: Vasiyetinde, Avusturya devletine ait hiçbir kurumun – tiyatro, yayınevi, okul fark etmez – eserlerine dokunamayacağını yazmıştı. Nefret ettiği ülke, onun kitaplarını kendi toprağında basamayacaktı.
Vasiyetin büyük bölümü uygulandı; bir kısmı mahkemeler tarafından delindi. Ama bu da önemli değil. Bernhard’ın söylemek istediği anlaşılmıştı: Sizi seviyorum, sizi nefret ediyorum ve sizi asla affetmeyeceğim.
- Bir akşam yemeğinde, insanların birbirine tahammül edemeyişini görmek isterseniz: https://amzn.to/3OO9Ze8
- Başlayamamanın ve zihnin kendini sabote edişinin ne olduğunu hissetmek isterseniz: https://amzn.to/4tyRrh9
- Bir gencin toplumun çizdiği yoldan çıkıp kendi karanlığını seçmesinin neye benzediğini görmek isterseniz: https://amzn.to/4t38U0m
- Çocukluğun insanın içine nasıl yerleştiğini görmek isterseniz: https://amzn.to/48r5nBx

Bir yanıt yazın