
Joseph Campbell’a göre insanın en büyük günahı dalgınlıktır; uyanık olmamak, tam anlamıyla farkında olmamak. Varoluşsal bir körlük.
Hayatın içinden geçip gitmek, ama hiç gerçekten orada olmamak.
İşte tam bu yüzden hayat felsefesini tek bir cümleye sığdırıyor Campbell: Bliss’ini takip et.
Bu, “mutlu ol” ya da “tutkunu bul” gibi kolayca söylenip unutulan bir tavsiye değil. Dalgınlığın panzehiri. Uyuşukluğa karşı tek gerçek direniş.
Campbell’a göre bliss’ini takip etmeyen insan, kendi hayatına karşı dalgın olduğu için büyük bir günah işleyen insandır.
Peki bliss nedir? Bliss daha çok bir yankıdır; içinden gelen, tanıdık ama hep biraz uzakta kalan bir sesin yankısı. Türkçeye ”içsel coşku” olarak çevirebiliriz.
Campbell bu kelimeye Sanskritçe üzerinden, insanlığın en eski ruhsal dillerinden birinden çekip çıkarmıştı:
“Orada, aşkınlığın okyanusuna atlamadan önceki eşiği temsil eden üç terim vardır: Sat, Chit, Ananda. ‘Sat’ varlık demektir. ‘Chit’ bilinç demektir. ‘Ananda’ ise varoluşun içinden gelen, sebebe bağlı olmayan bir esenlik hali. Vecd. İçsel coşku.
Şöyle diyor Campbell:
Kendi kendime dedim ki: ‘Bilinçli olup olmadığımı bilmiyorum; varlığımın gerçek varlık olup olmadığını bilmiyorum; ama vecdimin nerede olduğunu biliyorum. O halde vecde tutunayım, o beni hem bilince hem varlığa götürür.’ Ve sanırım işe yaradı.”
Bu itirafın içinde müthiş bir dürüstlük var. Campbell büyük metafizik soruları askıya alıyor (varlık nedir, bilinç nedir) ve yalnızca içinde yanıt bulabileceği soruya odaklanıyor: Beni diri tutan ne? Hayatı düşünceyle çözmeye çalışmak yerine, onu hissederek izlemek. Dalgınlığın tam karşıtı bu.
Ama bliss’i izlemek sanıldığından zor. Çünkü etrafımızda her zaman daha gürültülü, daha acil, daha somut sesler var. Ekonominin talepleri, toplumun beklentileri, ailenin kaygıları. Campbell bu baskıyı iyi biliyor ve demokrasinin düşünceye uyguladığı o tuhaf zorbalığı fark ediyor:
“Demokrasinin bir özelliği, çoğunluk yönetiminin yalnızca siyasette değil, düşüncede de etkili kabul edilmesidir. Oysa düşüncede çoğunluk her zaman yanlıştır.”
Sert bir cümle. Ama kastı nihilizm değil, tersine: her insanın derinliğinde, çoğunluğun sesinden farklı bir frekans titreşir. O frekansı duymak için sessizlik şart ve sessizlik, günümüzde bir lüks haline gelmiş durumda.
İşte tam bu noktada Campbell belki de en önemli şeyi söylüyor: “kutsal alan” fikri. Coğrafi yeri kastetmiyor, içsel bir iklimden söz ediyor. Dışarıdan korunan, taleplerin nüfuz edemediği, yalnızca kendimizle baş başa kaldığımız zaman ve uzam:
“Bir odanız ya da günde belli bir saatiniz olmalı; o anda o sabah gazetelerde ne yazdığını bilmezsiniz, arkadaşlarınızın kim olduğunu bilmezsiniz, kimseye ne borçlu olduğunuzu bilmezsiniz, kimsenin size ne borçlu olduğunu bilmezsiniz. Bu, sadece olduğunuz şeyi ve olabileceğiniz şeyi deneyimleyip ortaya çıkarabileceğiniz bir yerdir. Burası yaratıcı kuluçkanın yeridir. İlk başta orada hiçbir şey olmadığını düşünebilirsiniz. Ama kutsal bir alanınız olur ve onu kullanırsanız, sonunda bir şey mutlaka olur.”
Dikkat çekici olan şu: Campbell bu alanın ne işe yarayacağını garanti etmiyor. “Orada iyice dinlenirsin” ya da “büyük fikirler üretirsin” demiyor. Yalnızca bir şeyin olacağını söylüyor. Bu belirsizlik sözün en güçlü yanı olsa gerek. Çünkü kutsal alanın amacı verimlilik değil, temas. Kendimizle, içimizdeki o susturulmuş sesle olan temas. Dalgınlığın çözüldüğü yer işte tam da burası.
Peki bu ses nasıl konuşuyor? Campbell’a göre çoğu zaman fısıltıyla, geçici anlarda:
“Sürekli deneyimler yaşıyoruz ve bu deneyimler bazen sana bliss’inin nerede olduğuna dair küçük bir sezgi sunabilir. Onu yakala. Bunun ne olacağını sana kimse söyleyemez. Kendi derinliğini tanımayı öğrenmelisin.”
Bir müzik parçası çalarken birden gözlerimizin dolması. Bir kitabı kapatıp uzun süre hareketsiz kalmamız. Bir konuşma ortasında, söylediğimiz bir şeyin bizi de şaşırtması. Bunlar küçük anlar, ama Campbell onları işaretler olarak görüyor; yolun o tarafa doğru kıvrıldığının işaretleri. Ve bu işaretleri görebilmek için tek bir şey gerekiyor: dalgın olmamak.
Şairler bu işaretleri okumayı bir yaşam biçimine dönüştürmüş insanlar:
“Şairler, bliss’leriyle temas halinde olmayı bir meslek ve yaşam biçimi haline getirmiş kişilerdir. Çoğu insan başka şeylerle meşguldür. Ekonomik ya da politik faaliyetlere kapılırlar ya da ilgilenmedikleri bir savaşa sürüklenirler ve bu bağları korumak zorlaşır. Bu, herkesin kendi başına çözmesi gereken bir tekniktir.”
“Teknik” kelimesi burada kasıtlı seçilmiş gibi duruyor. Bliss’e ulaşmak mistik bir lütuf beklentisi değil; öğrenilebilir, geliştirilebilir, pratik edilebilir bir beceri. Şair olmak gerekmez bunun için. Yalnızca hangi anlarda kendinizden bir adım daha içeriye gittiğinizi fark etmeye başlamak yeterli.
Elbette bu yol garantisiz. Campbell bunu saklamıyor:
“Macera kendi ödülüdür ama zorunlu olarak tehlikelidir, hem olumlu hem olumsuz olasılıklar içerir ve hepsi kontrolümüzün dışındadır… İçinde, merkezde olup olmadığını bilen bir şey vardır; doğru çizgide olup olmadığını ya da olmadığını hissedersin. Eğer para kazanmak için o çizgiden saparsan, hayatını kaybedersin. Ama merkezde kalır ve para kazanamazsan bile, yine de coşkuna sahip olursun.”
Modern kulağa romantik, hatta sorumsuz gelebilir bu. Ama Campbell aslında çok daha keskin bir şey söylüyor: güvenli ama yanlış yolda yürümek de bir bedeldir. Sadece daha sessiz, daha yavaş işleyen bir bedel. Ve o bedelin adı, başa döndüğümüzde, yine aynı şey: dalgınlık. Hayatın yıllar içinde içten kuruyarak daralması.
Ve sonunda, belki de en güzel cümle:
“Eğer bliss’ini takip edersen, kendini zaten hep orada olan bir yolun üzerine koyarsın ve yaşaman gereken hayatı yaşamaya başlarsın. Bunu fark ettiğinde, bliss alanında olan insanlarla karşılaşmaya başlarsın ve onlar sana kapılar açar. Ben derim ki: bliss’ini takip et ve korkma; kapılar, var olduklarını bile bilmediğin yerlerde açılacaktır.”
Hayatın bir yerde bizi beklediği fikri, Campbell’ın en cesur iddiası. Yolu icat etmiyoruz; onu buluyoruz. Ya da daha doğrusu: içimizdeki o tanıdık sese yeterince kulak verdiğimizde, yolun kendisi belirginleşiyor.
Ama bunun için önce uyanmak gerekiyor.
Kaynak: Mitolojinin Gücü — Joseph Campbell ile Bill Moyers’ın uzun sohbetlerinden derlenmiştir.
İnsanın kendi yolunu nasıl duyabileceğine dair en sade ama en derin metinlerden biri.

Bir yanıt yazın