
Çocukken büyümek isteriz. Gençken hayatın başlamasını, her şeyin değişmesini bekleriz. Sonra, ne zaman olduğunu fark etmeden, yerleşmeye başlarız. Sabitleniriz.
Artık bize hizmet etmese bile, hayatımızdaki düzeni sarsmaktan çekiniriz. Değişim, her seferinde içimizde küçük bir kayıp duygusunu da beraberinde getirir.
“İnsanlar yerleşik olmak isterler, ama ancak sarsıldıkları ölçüde umut vardır onlar için.” derken Ralph Waldo Emerson, tam da bu yönelimimize karşı uyarıyordu.
Çünkü çoğu zaman umut, sandığımız gibi korunarak değil, sarsılarak ortaya çıkar. Sarsılmak da aslında değişimin başka bir adıdır.
Ursula K. Le Guin ise ”Rüyanın Öte Yakası” romanında hayatı “statik bir nesne değil, bir süreç” olarak tanımlar.
Sarsılmaktan korkan, savunmacı tarafımıza bakarak şöyle yazar:
”Kendinden neden bu kadar korkuyorsun… Şeyleri değiştirmekten neden korkuyorsun? Kendinden biraz uzaklaşmayı dene ve kendi bakış açını dışarıdan, nesnel bir şekilde görmeye çalış. Durmak diye bir şey yok. Bunu zihinsel olarak biliyorsun, ama duygusal olarak reddediyorsun. Hiçbir şey bir andan diğerine aynı kalmaz, aynı nehre iki kez giremezsin. Hayat – evrim – uzay/zaman, madde/enerji – varoluşun kendisi – özünde değişimdir… Şeyler artık değişmediğinde, bu entropinin nihai sonucudur, evrenin ısıl ölümü.”
Zihnimiz değişimi kabul ederken, duygularımızın onu geri itmesi bize görünenden daha pahalıya mal olur. Çünkü değişmeyen bir hayat aramak, aslında var olmayan bir şeyi aramaktır. Bu arayış zamanla yorar, daraltır ve insanı kendi içinde yalnız bırakır.
Geriye dönüp baktığımızda şunu fark ederiz bazen: En çok direndiğimiz değişimler, sonradan en gerekli olanlardır. Bitmesi gereken bir ilişkiyi uzatmak. Çoktan bırakılması gereken bir alışkanlığa tutunmak. Sırf emek verdiğimiz için bir fikri savunmaya devam etmek…
Le Guin’in aynı metinde söylediği başka bir cümle var: “Ne kadar çok şey hareket hâlindeyse, birbirine bağlanıyor, çatışıyor ve değişiyorsa, o kadar çok hayat vardır.”
Bu cümlede saklı bir gerçek var. Hareket rahatsız eder. Çatışma yorar. Değişim dengeyi bozar. Ama tam da bu yüzden canlıdır. Denge ararken çoğu zaman fark etmeden hareketsizliği ararız. Oysa mutlak hareketsizlik, hayatın değil, yok oluşun özelliğidir.
Tıpkı bisiklet sürerken hissettiğimiz gibi. Denge, durarak değil, hareket ederek korunur.
Değişime direncin daha ince bir biçimi de vardır: Değişiriz, ama doğru zaman geldiğinde. Biraz daha hazır hissettiğimizde. Biraz daha düşündükten sonra. O “doğru zaman” çoğu zaman gelmez. Gelse bile onu tanımayız, çünkü zihnimiz hep bir sonrakini beklemektedir.
Güvenli bir an yoktur. Le Guin bunu neredeyse sert sayılabilecek bir açıklıkla söyler: “Güvenli yaşamayı deneyemezsin. Güvenlik diye bir şey yok. O hâlde kabuğundan boynunu çıkar ve dolu dolu yaşa.”
Eğer güvence yoksa, onu beklemenin de anlamı yoktur. Ve insan, güvence beklentisini bıraktığında tuhaf bir hafiflik hisseder.
Belki de değişimden korkarken aslında şunu varsayıyoruz: Her şey değişirse biz de ortadan kayboluruz. Oysa çoğu zaman olan bunun tersidir.
Fikirler katılaştıkça kırılır. İlişkiler dondukça çözülür. İnsan, kendine rağmen sabit kaldığında yavaş yavaş daralır.
Değişen ise akar. Ve akan, bir biçimde yolunu bulur.
Kaynak kitap: Rüyanın Öte Yakası / Ursula Le Guin

Bir yanıt yazın