Kapatmak için ESC tuşuna basın

Yeteneklerimize Karşı Sorumluluğumuz

Yetenekler hakkında konuşurken çoğu zaman onları kişisel birer ayrıcalık gibi düşünürüz; sanki bize bahşedilmiş, keyfini sürebileceğimiz, hatta dilersek görmezden gelebileceğimiz birer armağan… Oysa meseleye daha yakından baktığımızda, yeteneğin bir imtiyazdan ziyade bir çağrı olduğunu görürüz. Hatta belki de daha fazlası: bir sorumluluk.

Şair Jane Kenyon, “Yeteneklerinin iyi bir emanetçisi ol,” diye öğütlerken bu sorumluluğun çerçevesini çizer: “Zamanını koru. İç dünyanı besle. Fazla gürültüden uzak dur. İyi kitaplar oku, kulaklarında iyi cümleler olsun. Mümkün olduğunca yalnız kal. Yürü. Telefonu kapat. Düzenli saatler çalış.”

Poz Değil, Eylem

Maya Angelou ise bu sorumluluğu son derece sade ama sarsıcı bir yerden tarif eder. Ona göre mesele yalnızca iyi yazmak ya da iyi düşünmek değildir; mesele, insanın kendisini ve dünyada kapladığı alanı ciddiye almasıdır. Bu, varoluşuna karşı bir tür uyanık olma hâlidir.

Günümüzde “yaratıcılık”, çoğu zaman romantize edilen bir kimlik gibi pazarlanıyor. İnsanlar “üretmenin” kendisine değil, “sanatçı olma” fikrine ve o kimliğin getirdiği imaja ilgi duyuyor. Angelou, bu yanılsamayı sert bir dille eleştirir: “O düşünceli poz, elin tersi alnına yapışmış o hâller saçmalıktır,” diyerek odağı kimlikten eyleme, pozdan emeğe çeker. Ona göre yaratıcılık, estetik bir duruştan ziyade etik bir disiplindir ve bu disiplinin iki temel yönü vardır:

Zanaate ve İnsana Karşı Sorumluluk

Birinci yön, zanaate karşı duyulan sorumluluktur. Bu, öğrenmeye, çalışmaya ve zamanla ustalaşmaya razı olmaktır. İlhamın gelip geçici doğasını kabul edip, onun yerine disiplini koyabilmektir.

“Yetenek önemsizdir. Bir sürü yetenekli harabe tanıyorum,” diye uyarmıştı James Baldwin de yazmak üzerine öğütlerinde: “Yeteneğin ötesinde, alışıldık kelimeler vardır: disiplin, sevgi, şans, ama en çok da dayanıklılık.”

İkinci yön ise daha az konuşulan ama daha hayati olan insan olmaya karşı sorumluluktur. Örneğin dilin gücünü eline alan biri, dönüştüren, yönlendiren, hatta yaralayan bir kuvvet kazanır. Angelou’nun “Dil insanları savaşa bile götürebilir,” uyarısı bundandır. Bu yüzden mesele sadece iyi yazmak değil, iyi bir insan olabilmektir. Çünkü içimizde dönüştürmediğimiz her karanlık, kelimelerimiz aracılığıyla başkalarına sızar.

Hayatın İçinden Geçen Bir Akış

Angelou yeteneği elektriğe benzetir: Tarafsız, yargısız ve yönsüz… Elektriği bir lambayı yakmak için de kullanabiliriz, bir hayatı sonlandırmak için de. Yetenek de kendi başına ne iyi ne de kötüdür; onu neye dönüştürdüğümüz bizim karakterimize ve etik kapasitemize bağlıdır. Bu bakış açısı, yaratıcılığı bir “kendini ifade etme” özgürlüğü olmaktan çıkarıp, bir “kendini yönetme” görevine taşır.

En çarpıcı olan ise Angelou’nun yaratıcı hayatı gündelik yaşamdan ayırmamasıdır. Yazmak; onun için yemek yapmak kadar doğal, yürümek kadar sıradan, sevmek kadar hayatın içindendir. Yaratıcılık, hayatın dışına çıkmak değil; aksine hayatın içine daha derinlemesine girmektir.

Bu yüzden “üretmek” üzerine fazla düşünmek, bir tür tuzaktır. İnsan kendini bir role kaptırdığında, üretmek yerine o rolü oynamaya başlar. Oysa gerçek üretim çoğu zaman gösterişsiz, sessiz ve dışarıdan bakıldığında sıradan görünür; sabırla, ilmik ilmik örülür.

Nihayetinde en dürüst ölçüt şudur: İş yapılmış mı, yapılmamış mı? Geri kalan her şey (pozlar, imajlar, süslü cümleler) sadece dikkat dağıtıcıdır. Ve iş bittiğinde, Angelou’nun deyimiyle, gülersiniz, yemeğinizi yersiniz, bir çocuğun başını okşar ve sokakta yürürsünüz. Çünkü yaratıcı olmak hayatın tam kalbinden süzülüp geçen bir akıştır. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir