Kapatmak için ESC tuşuna basın

Antoine de Saint-Exupéry: Yıldızlara Bakarak Yön Bulan Bir Yazar

Antoine de Saint-Exupéry’nin hayatına bakarken, kronolojik bir biyografi yazmak insanın içinden pek gelmiyor. Tarihlerin, şehirlerin ve görevlerin sıralandığı bir anlatı, onun bıraktığı izleri açıklamaya yetmiyor çünkü. Onu anlamak için biraz durmak, biraz dağılmak, hatta yer yer kaybolmak gerekiyor. Sanki onun hayatı, düz bir çizgi değil de, çölün ortasında yönünü yıldızlara bakarak bulmaya çalışan birinin izleri gibi: belirgin değil ama derin.

1900 yılında Lyon’da doğduğunda, dünya hâlâ yere bağlıydı. Uçmak yeni yeni mümkün oluyordu. Küçük Antoine’ın çocukluğu, erken gelen bir kaybın gölgesinde geçti. Babasını çok küçük yaşta yitirdi. Bu tür kayıplar, bazı insanlarda hayatı daha sıkı tutma isteği doğurur; bazılarında ise dünyanın geçiciliğine karşı erken bir farkındalık. Onunki ikinciye daha yakındı. Belki de bu yüzden, ileride yazacağı satırlarda hep bir kırılganlık hissi, hep bir “her şey geçebilir” duygusu dolaşacaktı.

Gençlik yıllarında belirgin bir yönü yoktu. Okul, meslek, gelecek… hepsi biraz belirsizdi. Fakat havacılıkla karşılaşmasıyla birlikte bu belirsizlik başka bir şeye dönüştü. Uçmak, onun için yalnızca bir iş değildi. Yeryüzünden yükselmek, insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilmesini sağlıyordu. Yukarıdan bakınca şehirler küçülüyor, yollar anlamını yitiriyor, sınırlar silikleşiyordu. İnsan ilişkileri bile başka bir ölçekte görünmeye başlıyordu. Belki de bu yüzden, Saint-Exupéry’nin yazdıklarında sık sık mesafe duygusu hissedilir; ama bu mesafe soğuk değildir, aksine daha derin bir yakınlığın önünü açar.

Posta pilotluğu yaptığı yıllar, onun dünyasını asıl şekillendiren dönem oldu. Afrika semalarında, Güney Amerika üzerinde, çoğu zaman tek başına uçarken, insanın ne kadar az şeye gerçekten ihtiyaç duyduğunu deneyimledi. Gece uçuşları özellikle başka bir dünyaya aitti. Aşağıda karanlık, yukarıda yıldızlar. Arada yalnız bir insan. Bu yalnızlık ürkütücü olmaktan çok öğreticiydi. Kendi korkularını, sınırlarını, dayanıklılığını tanımanın başka bir yolu yoktu. Bu deneyimler, daha sonra yazdığı kitaplarda açıkça hissedilir. Onun metinlerinde insan, doğaya karşı mücadele eden bir varlık gibi görünmez; daha çok, onunla birlikte var olmaya çalışan bir canlı gibi belirir.

Bir gün Sahra Çölü’ne düşen uçağıyla birlikte, bu düşünceler artık soyut olmaktan çıktı. Günlerce susuz kaldı, yön duygusunu kaybetti, hayatta kalmanın en temel hâliyle karşılaştı. Bu tür deneyimler insanı ya parçalar ya da sadeleştirir. Saint-Exupéry’nin yazılarına bakınca, ikinci ihtimalin gerçekleştiğini görmek mümkün. Gereksiz olanın yavaş yavaş silindiği, geriye yalnızca gerçekten önemli olanın kaldığı bir dil oluştu. Bu yüzden onun cümleleri çok berraktır. Okurken insanı zorlamaz ama bir şekilde içeri sızar.

1943’te yayımlanan Küçük Prens, bu berraklığın en yoğun hâli gibidir. İlk bakışta basit görünen bir hikâyenin içinde, yıllar boyunca biriktirdiği bütün soruların yankısı vardır. Yetişkinlerin dünyasına duyduğu mesafe, çocukluğun kaybolan sezgilerine duyduğu özlem, sevmenin getirdiği sorumluluk… Hepsi oradadır, ama hiçbir zaman didaktik bir tonla sunulmaz. Kitabı okuyan herkesin kendi hayatından bir şey bulmasının sebebi belki de budur. Saint-Exupéry, kesin cevaplar vermekten çok, doğru soruları hatırlatmayı tercih eder.

Savaş başladığında, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen yeniden uçmak istemesi, dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir karar gibi görünebilir. Ama onun hayatına yakından bakınca, bu kararın bir tür devamlılık taşıdığı hissedilir. Uçmak, onun hayatla kurduğu ilişkinin bir parçasıydı. 1944 yılında Akdeniz üzerinde yaptığı bir uçuş sırasında kayboldu. Uçağının enkazı yıllar sonra bulundu ama o anın kendisi hâlâ biraz belirsizliğini korur. Bu belirsizlik, tuhaf bir şekilde onun hikâyesine yakışır. Çünkü Saint-Exupéry’nin hayatı da hiçbir zaman tamamen net çizgilerle anlatılabilecek bir hikâye olmadı.

Onun yazdıklarına bugün dönüp baktığımızda, en çok dikkat çeken şeylerden biri, insanı küçültmeden sadeleştirebilmesidir. Büyük iddialar ortaya koymaz, yüksek sesle konuşmaz, ama okuyan kişinin içinde bir şeyleri yerinden oynatır. Belki de bu yüzden, onu okuyanlar genellikle aynı hissi tarif eder: Bir şey hatırlanır ama tam olarak ne olduğu söylenemez. Ve belki de mesele tam olarak budur.

Saint-Exupéry’nin metinleri, insana yeni bir şey öğretmekten çok, unuttuğu bir şeyi geri verir. Çocuklukta zaten bildiğimiz, sonra yavaş yavaş kaybettiğimiz o bakışı. Dünyaya biraz daha dikkatle, biraz daha şefkatle, biraz da daha az kesinlikle bakabilme hâlini.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir