Kapatmak için ESC tuşuna basın

Yaşanmamış Hayatın Ağırlığı

İnsan, hayatının bir noktasında geri dönüp baktığında fark eder ki, aslında yaşamaktan çok bekleyerek geçirmiştir zamanını; üstelik bu bekleyiş o kadar uzun sürmüştür ki, neyi beklediğini bile artık tam olarak hatırlayamaz.

Başta bunun adını koyamadığı bir beklenti olduğunu düşünür. Belki onu değiştirecek bir karşılaşma, belki hayatını nihayet yerine oturtacak bir fırsat, belki de bir gün ansızın geleceğine inandığı o açıklık duygusu. Ama zaman geçtikçe bunun belirli bir olaydan çok bir hâl olduğunu, hatta daha da kötüsü, yavaş yavaş bir kimliğe dönüştüğünü fark eder.

Çünkü insan, uzun süre bir şeyin olmasını beklediğinde, yokluğa rağmen yaşamayı öğrenmez; hayatını o yokluğun etrafında kurmaya başlar. Ve böylece henüz gerçekleşmemiş bir şey, çoktan yaşanmış olan her şeyden daha belirleyici hâle gelir.

Henry James bunu yirminci yüzyılın başında yazdığında, insanın kendi hayatını erteleme biçimlerinden birini tarif ediyordu. Ormandaki Canavar’ın kahramanı John Marcher, çocukluğundan beri kendisi için saklanmış bir şey olduğuna inanır. Nadir, büyük, belki de yıkıcı bir şey… Zamanı geldiğinde sıçrayacak, hayatını parçalayacak, onu nihayet “başına bir şey gelmiş” bir insan hâline getirecek bir olay.

Ama Marcher’ın asıl trajedisi, bu fikre inanması değil; bu fikre inanırken hayatını askıya almasıdır. Çünkü bu bekleyiş onu yüzeysel ya da düşüncesiz biri yapmaz; aksine, dikkatli biridir, kendini gözlemler, hayatını hafife almaz. Ve tam da bu yüzden “henüz değil” deme alışkanlığı ona bir tür derinlik gibi görünür. Oysa bazı durumlarda bu cümle, olgunlukla karıştırılmış bir kaçınma biçimidir; insanın kendini koruma refleksinin, kendini gerçekleştirme ihtimalinin önüne geçmesidir.

Bu sırada May Bartram hayatına girer ve onun bu tuhaf inancını ciddiye alan tek kişi olur. Onu dinler, anlar, yanında kalır ve yıllar boyunca onunla birlikte bu görünmeyen kaderin gelmesini bekler gibi yaşar. Ama bu bekleyiş, iki kişi arasında paylaşılan bir deneyim olmasına rağmen, aynı anlama gelmez: May, Marcher’ın yanında kalarak hayatın içindedir; Marcher ise hayatın eşiğinde durarak onu seyretmektedir.

Marcher, May’in varlığını görmez değildir; onun sadakatini, yakınlığını, hatta belki de sevgisini zaman zaman hisseder. Fakat bu hissi hiçbir zaman tam olarak kabul etmez. Çünkü kabul etmek, bir karar vermek anlamına gelir; oysa karar vermek, bekleyişin sağladığı o güvenli askıya alınmış hâli sona erdirir. Bu yüzden kendine, onu kendi kaderinden koruduğunu söylerken, aslında yalnızca kendini korumaktadır. Daha doğrusu, kendini bir ihtimalin riskinden korumaktadır.

Yıllar geçer, fakat bu yılların içinde büyük olaylar yoktur. Ve tam da bu yokluk, romanın en ağır duygusunu yaratır. Çünkü insan çoğu zaman hayatının nasıl geçtiğini, hiçbir şey olmamışken fark eder.

Bir noktada Marcher aynaya bakar ve Henry James’in seçtiği o tuhaf ve rahatsız edici kelimeyle, “bayatladığını” hisseder; sanki bir şey olmak üzereyken bekletilmiş, kullanılmamış ve bu yüzden yavaş yavaş değerini yitirmiştir. Bu, biyolojik bir yaşlanmanın ötesinde varoluşsal bir eskimedir: insanın yaşamadığı şeylerin içinde çürümesi.

Ve James bunu tek bir cümleyle, neredeyse acımasız bir açıklıkla ifade eder:
“Hiçbir şey olmamak, işte başarısızlık buydu. İflas etmek, onursuz olmak, teşhir edilmek ya da idam edilmek başarısızlık olmazdı; hiçbir şey olmamak, işte başarısızlık buydu.”

Çünkü gerçekten de en büyük felaketler çoğu zaman başımıza gelen şeyler değildir; başımıza hiç gelmeyen, ama gelebilecekken bizim tarafımızdan ertelenen şeylerdir.

May öldüğünde, Marcher mezarının başında durur ve nihayet anlamaya başlar. Hayatı boyunca beklediği o “canavar” aslında hiç gelmemiş değildir; tam tersine, her ertelemenin içinde yavaş yavaş büyüyerek zaten gelmiştir, dışarıdan değil, içeriden.

Ve en sarsıcı olan şudur: beklediği o büyük, nadir ve dönüştürücü şey, hayatı boyunca zaten oradaydı. May Bartram’dı. Ama o, onu yeterince büyük bulmadığı için, yeterince kader gibi görünmediği için tanıyamadı.

Oysa hayatın en belirleyici anları çoğu zaman böyle görünmez; sıradan kılıklara bürünürler ve bu yüzden onları görmek, beklemekten çok daha fazla dikkat ve cesaret gerektirir.

Marcher’ın trajedisi, sevmemiş olması değildir; sevmeye değer bir şeyin karşısında bile, daha büyük bir şey beklemeyi sürdürmüş olmasıdır.

Marcher bize yabancı değildir; aksine, hayatı ciddiye alan, kendini anlamaya çalışan ve tam da bu yüzden bazen yaşamayı erteleyen yanımıza fazlasıyla yakındır.

James romanın sonunda “Kaçış, onu sevmek olurdu; o zaman yaşamış olurdu” dediğinde, kurtuluşu genel kanının aksine bir başlangıç olarak değil, bir çıkış olarak tarif eder; sanki insanın en büyük hapishanesi, başına gelecek o büyük anı beklerken kurduğu düzenmiş gibi. Ve gerçekten de öyledir: insan bazen hayatı kaçırdığını, ancak artık geri dönmenin mümkün olmadığı noktada anlar.

Henry James bu hikâyeyi yazdığında ellili yaşlarının sonundaydı ve hayatının büyük bölümünü mesafeli bir yalnızlık içinde geçirmişti. Mektuplarında hissedilen o sıcaklık, çoğu zaman doğrudan yaşanmış bir yakınlıktan çok, uzaktan korunmuş bir ihtimali andırır. Belki Marcher’ı icat etmedi. Belki sadece kendine baktı.

Belki kendimize sık sık sormalıyız biz de şu soruyu:
Gerçekten yaşıyor muyum, yoksa hâlâ, adını koyamadığım bir şeyin başlamasını mı bekliyorum?

***

Görsel: Heinrich Vogeler, 1900 – Longing

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir